İçime sinen bir doğum hikayesi: Küçük zeytinim Olive Ela nasıl doğdu?

Bilenler bilir, 30. haftadan beri ha geldi ha gelecek diye bekledik durduk yavruyu. En son 38 hafta bittiğinde, doktor ”Suyun azalıyor, birkaç gün daha kendisi gelmezse suni sancı vererek tetikleriz doğumu,” demişti.

Bu hesap cepte dursun, ben bir süredir 2 cm açıklıkla, nişanım gelmiş bir şekilde çılgın gibi yürüyüşler yaparak, eşimi geceleri koklaşıp oksitosin salgılatmaya ikna etmeye çalışarak (9 ay koklaştık durduk, ta ki ben doktorum sayesinde vajinal tuşe ile doğmamış bebeğimin başını sevene kadar =) Ordan sonra eşimde de film koptu =) yaşayıp gidiyordum.
En sonunda bir gün, gece yarısı aynı mahallede 1,5 – 2 saat hiç ara vermeden yürüdük durduk. Sonra eve geldik ve ben 1 tabak dolusu mercimek yemeğini yiyip saat 3 gibi yattım. Yani bas baya normal bir gündü.

Tarih: 23 Ekim Pazar
Sabah 6:30 –  Uykumdan ince bir bel sızısıyla uyandım. Aylardır doğum olacak, nasıl olacak diye beklerken ah dedim galiba bu sancı. 1 saat boyunca sancıları takip ettim. Düzenli olduğuna emin olunca Çağdaş’ı uyandırdım.


7:30’da
attık kendimizi sokağa. İnanılmaz tatlı bir hava, yağmur sonrası serinlikte güzelce yürüdük. Doğum bugün olursa nasıl olur, ay ne heyecanlı derken derken gittik bir pastanede kahvaltı yaptık. Etrafımızdaki herkes konudan bihaberken biz gizli gizli gülüyorduk. Ne acayip, çay içerken doğumu bekleyeceğim aklıma gelmezdi =)
Saat 8:30 olunca doktorumuzu, ki kendisi halam olur, aradık. O da ”evet, doğum başlamış” deyince, eve geçtik sevinerek. Ama içimde bir ÖSS heyecanı belirdi ki, çok acayipti.
Köpeğimiz Diren’i parkta gezdirdik, duşumu aldım, bir gece önceden gelen babam ve babaannemle öpüşüp arabaya atladık. Halama yakın, bize uzak bir semtte olan hastanemiz, aylardır eşimin kabusuydu. Doğuma yetişebileceğimize pek ihtimal vermiyordu =) Şansımıza Pazar sabahı sakin bir trafikte, her sancıda gülüşüp ayyy geliyorr diyerek hastaneye vardık.
10.30 – Güle oynaya vardık hastaneye. Muayenede açıklık hala 2 santimdi yani 2 gün önceki muayene ile aynıydı. Onca sancıya rağmen hiç kıpırdamamış diye üzüldüm kendi kendime. Neyse, eviniz uzak, boşuna gitmeyin, odanızı seçin yatışını yapalım dediler. Bu arada doktor da hastaneyle haberleşecek ve doğuma doğru gelecek. Biz ebe hemşirelerle kaynaşıp gidiyoruz.

11:30
– Arabadan eşyaları getirdik, valizleri açtım dolaba yerleştim, (tatile gidince de otelde en sevdiğim şeydir odaya yerleşmek), pilates topumu şişirdik, başladık beklemeye. Damar yolum açılırken koldan değil el üstünden açtırdım ki sancılarla uğraşırken hareket etmem daha kolay olsun… Topta hoplayıp muz yiyerek geçti bir saat daha. Bu arada can kuzen Ezgi geldi yanımıza. Biz sancılarla uğraşırken o da yanımızda getirdiğimiz oda süslerini hazırlayıp asmaya, bebek kıyafetlerini ayarlamaya bakıyordu.
12:30 – Artık canım acıyor. Sancılar sırasında konuşamıyorum, hafif hafif nefes egzersiziyle, gevşeme hareketleri ile, doulam Tülin’in öğrettiği taktiklerle rahatlamaya çalışıyorum. Ve sürekli tuvalete gidiyorum. Sürekli.


13:30
– Hemşireden rica ettim, NST’ye bir el attı, benim 20’lerde görünen ama tatlı tatlı canıma okuyan sancılar meğer 95’miş! NST alıcısı tam oturmamış! Açıklık kontrolü yapılıyor, ”gevşek, 2 santim” diyorlar. Doktorla telefonlaşıyoruz. Bugün bitmeden doğar di mi diyorum, doğar ama daha var diyor…

14:30 – Artık canım çok yanıyor. Sancı aralarında duşta sıcak su tutmaca, su içmece, sık sık tuvalete çıkmaca ile geçiyor zamanım. Pek konuşamıyorum. Tek istediğim yanımda Çağdaş’ın olması.
İki oda iç içeydi hastane odamız. Çağdaş’ı tutup tutup bir odadan ötekine sürükleyip elini tutuyorum, çömeliyorum, duşa giriyoruz, çıkıyoruz.. Bu bir saat baya uzun geliyor.
 Bir süredir kanamam var. Hemşirelere sancım çok diyorum, biraz da ilk doğum diye ihtimal vermeyip ”açılmadandır, normal” diyorlar. Kanamam çok diyorum, ”açılmadandır, normal” diyorlar. Gece olmadan doğuracağıma pek ihtimal vermiyorlar sanırım…
15:30 – Dayanamıyorum. Dayanamadığımı sanıyorum daha doğrusu. İçten içe hem bebeğim geliyor, başarıcam diyorum hem de bayılıp düşücem asla bu doğumun sonunu göremem diyorum… Artık sancı arası diye bir şey pek yok gibi. En azından ben öyle hissediyorum. Nefes nefese yerlerde çömelip kalkıyorum. Anlıyorum ki vahşi bir hayvan gibi oluyor insan doğururken. Doğamıza dönüyoruz. Vücut kalk diyor kalkıyorum, çök diyor çöküyorum. Ve eşime yalvarıyorum. Doktoru ara, beni muayene etsinler. Eğer bunca acıyla hala 2-3 santimse açılmam, beni sezaryene alsınlar. Dayanamıyorum…
Meğer bunlar doğurmadan önceki sihirli sözlermiş. 
Odanın misafirler için olan bölümünde bir kanepe var. Uzanıyorum. Çağdaş diyorum, dayanamaz bayılırsam çocuğu hemen doğurtsunlar. Bu çocuk doğacak. Hafif baygın hafif bezgin uzanıyorum.

PAT! Suyum geliyor!

Bizim odadan doğum haberi ummayan hemşirelere sesimi duyuramama korkusu var içimde. Ya inanmazlarsa diyorum, ya sesimize geç gelirlerse, ya sancıya dayanamadığımdan bağırıyorum sanarlarsa…

O an o korkuyla bas bas bağırdım! Suyum geldi diye diye kaç kere bağırdımı bilmiyorum =)

Bu ana kadar her an elimi tutan, git dediğimde giden gel dediğimde koşan, bir yerden sonra halime dayanamayıp ağlayan canım Çağdaş’a bakıyorum. İçimden diyorum iyi ki yanımda, yoksa kanepede doğuruverecektim bir başıma!

Tahminen 15:45 – Hemşireler koşarak geliyor. Biri bilmemkim hemşireyi çağırayım diye kapıya yöneliyor, kendimi yırtıyorum, ‘Gitmee! Gitme, doğacak şimdi!’

Hemşire gitmiyor, iyi ki – yanıma geliyor, seni muayene odasına alalım bakalım diyor. DOĞURUYORUM, burada bakın, geliyor diye bağırıyorum çünkü hissediyorum! Hemşire bir bakıyor, ”Tam”. Yahu tam kaç santim olmuş diyorum can havliyle. ”Tam hanımefendi açıklık tam, sizi doğumhaneye alıyoruz!” diyor.

O anda hem acı hem zevk, hem sona gelmenin rahatlığıyla, filmlerdeki gibi, paldır küldür, çığlık çığlığa doğumhaneye gidiyoruz. Apar topar bir tekerlekli sandalyeye bindiriyorlar, üstüme de bir çarşaf atıveriyorlar.Öyle koşuyoruz doğumhaneye.

Doula? Henüz gelmedi, 5 cm açıklık olunca haber verecektik.
Doğum fotoğrafçısı? O da 5 cm açıklık haberini bekliyor.

Ve ben, yanımda sadece Çağdaş’la, tekerlekli sandalyede, doğumhaneye zar zor yetişiyorum. Sanki saatlerdir orada sancı çeken ben değilim de acil durumdan dolayı hastaneye o an koşarak gelmişiz gibi =)

Nöbetçi doktor geliyor, halam doğuma yetişemiyor. Ben adeta tırmanarak doğum masasına çıkıyorum. Öyle bir hazırlıksız hal ki, steril örtü bile yok masada. Ben oturduktan sonra, ”kaldır popoyu” diyerek seriyor personel.

Orada doktor, ”ıkınma, bir kesi açayım  yoksa yırtılacaksın” diyor. Ikınmamak nasıl bir şey bimiyorum diyorum ama tutuyorum kendimi bir şekilde.

16:02 – 3 ıkınma sonucunda, (kafa, omuz ve bacaklar için 3 hamle) Olive Ela hop diye balık gibi çıkıveriyor içimden. Allahım o nasıl bir rahatlama hissi. Tarifi yok! İçimdeki bütün basınç, ağrı, sancı anında kesiliyor. İnanamıyorum bu kadar ani bitmesine.

Ela kucağıma geliyor doğar doğmaz. Bol bol sevip kokluyoruz. Sağolsun bir hemşirenin telefonundan video çekiyoruz. Birkaç da fotoğraf…

O videoda hala ağzımda sakız var. Cak cak sakız çiğneyerek sancı çekmiştim, farketmeden sakızla doğurmuşum yavrumu. Pek ciddi olan doktor bey bile gülüyor =). İlk defa sakız çiğneyerek doğuran görüyorum diyor.

Bir süre göğsümde yatıyor. Ne hissedeceğimi bilmeden, şaşkınlıkla kafasını öpüyorum. Oradaki garip hormonlarla neler yaşadığımı bilmiyorum bile… Benim dikişlerim atılmaya geçerken, Ela da hemen yanımızda kontrol edilmeye, ayak izi alımına geçiyor.

Bebek kontrolleri yapıldıktan sonra Çağdaş’a veriliyor. Orada bir hemşire, ”tişörtünüz kirlenir” diyor, Çağdaş da fırsattan istifade çıkarıyor tişörtünü, basıyor Ela’yı koyununa. Canlarım benim diyorum. Bu sahneleri görmek ne acayipmiş!

Saatlerdir bir an yanımdan ayrılmayan Çağdaş’a bakıyorum. Minnetarım. Sevgisi için, gözümü kırpışımdan derdimi anlayıp ne lazımsa onu yaptığı için, elimi hiç bırakmadığı için… Dayanamaz acı çekmeme biliyorum, onun için de hiç kolay değildi çaresizce benim doğurmamı izlemek. O yüzden, beraber doğurduk diyorum. Herkese de anlatırken hakkını veriyorum canımın… Beraber doğurduk biz Ela’yı…

Çağdaş bir bana bakıyor bir Ela’ya… Filmlerdeki gibi, vahşi, doğal, kendi kendimize doğurduk diyoruz sonradan bunları konuşurken… Aylardır ten tene temas yapalım, en son ana kadar odamızda duralım, rahat olalım diye planlar yaparken, en rahatı, en safı geliyor başımıza. Minnetarım. Doğar doğmaz burnumuza çalınan o ekşimsi, sert, ama bir o kadar aşık edici bebek kokusu ikimizi de etkisi altına almış bile. Ben hem Ela’ya hem Çağdaş’a bir kez daha aşık oluyorum…

16:40 – Dikişlerim atılmış, Ela boncuğuna ilk aşısı yapılmış, ayak izi alınmış, kucağımda, 40 dakika önce odadan canhıraş çıktığım aynı tekerlekli sandalye ile odaya dönüyoruz…

Sonrası ayrı bir hikayenin konusu, sonrası bebek kokusu…
– ❤ –

Her doğum özeldir, güzeldir, eminim. Benimkiyse hep gönlümden geçtiği gibi gerçekleşti, çok şanslıyım. Fakat biliyorum, bazen işler istendiği gibi gitmiyor, bazen bu hikayenin bambaşka halleri yaşanıyor.

Ve doğum yapmış, o kapıdan geçmiş biri olarak, artık her türlü doğuma, doğana, doğurana bakışım bambaşka! Yeni bir yaşam, hangi şartta olursa olsun kutlanmayı hak ediyor.

Ben özellikle #pozitifdoğum hikayesi demek istemedim ne başlıkta ne de yazıda. İnsanın içine sindiği gibi olması, dayatılan sezaryenlerden, korka korka girilen normal doğumlardan çok daha kıymetli bence.
Sezaryen, normal, kalbiyolojik, fark etmiyor. Hepimizin içinden öyle ya da böyle, koskoca bir hayat çıkıyor. Buna da doğum diyoruz. Gerisi hikaye. ❤
Reklamlar

2 thoughts on “İçime sinen bir doğum hikayesi: Küçük zeytinim Olive Ela nasıl doğdu?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s